10.05.2005

Bir Paragrafın Hatırlattıkları

"Severim kıraathaneleri. Bir ihtiyar gözlüğünü takmıştır. Ötekisi elinden bir türlü gazeteyi bırakmayana içerlemektedir. İki yaşlı başlı adam, çocuklar gibi olmuş, domino oynamaktadır. Üç kişi hiç aklınıza bile gelmeyen bir siyasal düşüncededir. Bir küçücük, sizin dikkatinizi bile çekmeyen haberden neler de çıkarılır Yarabbi! Sonra birdenbire hiç ummadığın birinin karaborsayı nasıl ortadan kaldıracağını anlatışına dalarsınız. Düşünceleri önce size gülünç gelir. Sonra: Hani hiç de yanlış değil, dersiniz." (Sait Faik Abasıyanık)

Rahmetli babam lastik fabrikasından malulen emekli olunca bir kahvehane açmış. Açmış diyorum çünkü açıldığını hatırlamayacak kadar küçüktüm. Açılışını bile hatırlayamadığım bu kahvehanenin benim üzerimdeki etkisi büyüktür. Kahvehane dediysem öyle kağıt ya da okey oynanan bir yer aklınıza gelmesin. Bizimkisi kahvehane ile çay ocağı arası bir şey. Önünde babamın diktiği bir ağacı olan tek katlı, oda büyüklüğünde bir yer.
Babamın şakayla karışık, bu dünyada dikili bir ağacım var artık, dediği ağaç yok bugün. O da küçük kahvehanemiz gibi betonlaştı, gitti.
Hayatımın bu unutulmaz mekanı ile tanışmam ilkokul yıllarıma rastlar hem de askıcı olarak. Babam nasıl denk getirirdi bilmiyorum ama her yaz tatili başında bir eleman işten çıkar ve geçici olarak çalışmaya başlardım. Bir hafta on gün diyerek başladığım bu çalışma okulların açılmasına kadar devam ederdi. İlk zamanlar bir arkadaşıma rastlamak korkusuyla nasıl utana sıkıla çay taşıdığımı da hiç unutamam.

Aşağı yukarı on beş yıl süre açık kalan bu mekanı aslında ilginç kılan en önemli şey, müşterileriydi. Onlara müşteri yerine kahvehanenin memurları demek lazım ya neyse. Her biri Orhan Veli'nin şiirindeki Süleyman Efendi kadar hayatta yer etmiş ama kesinlikle daha fazlasını hak etmiş onlarca isim: Hasan Yerebasan, 302 Yımaz, Gardiyan, Pamuk, Dramalı Hasan, Arap Hayri, İngiliz Kemal, Lefter, Kaptan...


Öyle bir rüzgar ki,

Kendi gitti,

İsmi bile kalmadı yadigâr.

Yalnız şu beyit kaldı,
Kahve ocağında el yazısıyla:
"Ölüm Allah'ın emri,
Ayrılık olmasaydı." 
(O.Veli Kanık)


Tek elde üç dolu çay bardağı götürmeyi, içi dolu askıya havada tam tur attırmayı öğrenmem biraz zaman aldı ama arkadaşlarıma yakalanmaktan da korkmuyordum, artık. Kahvehaneyi açtığım zamanlar bile oluyordu. Onda ne var ki demeyin çay ocağı açmak bakkal dükkanı açmaya benzemez. En geç 06.00'da ocağın altı yanmalıydı ki biraz sonra ellerindeki poğaçalarla kahvaltı etmeye gelen işçilerin çayı hazır olsun.
Şehrin tam ortasından yakın bir zamana kadar tren yolu geçerdi. Onlarca kişinin ölümüne neden olan bu yolun iki yanında çınarlar sıralanır. Asırlık çınarları mesken edinen kargaların kahvaltı sonrası alışkanlıkları nedeniyle sabahın alaca karanlığında caddenin tam ortasından yürüyerek giderdim, ekmek teknesini açmaya.
Artık ne tren geçiyor hayatımızın ortasından ne de ben yürüyorum caddenin tam ortasından. Her şey değişiyor acımasızca ve zaman tüm kudretiyle hiçbir iz bırakmadan yapıyor her ne yapıyorsa.

Bayramlarda mezarlığa gittiğimde babamın mezarı başında kahvehanenin müdavimlerine rastlıyorum, kimi zaman. Bir kahvenin kırk yıl hatırı var ne de olsa.   
                                                                                 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme

Yorumlarınız bizim için değerli. Lütfen yazıyla ilgili görüşlerinizi bizimle paylaşınız.